Posted by: umutdiyari on: Haziran 23, 2011
ABD’de bir üniversitede öğretim üyesiydi. Mahkumların ıslahı için hazırlanan program çerçevesinde katiller, çete mensupları, uyuşturucu tacirleriyle dolu özel bir hapishanede dersler veriyordu. Bu hapishanedeki mahkumların cezası en az 6 seneydi. Bir kış günü yüksek kar tepelerini zorlukla aşarak ‘’Neredeyse donacaktım!’’ diye anlattığı yolculuktan sonra yine ders için hapishaneye geldi. Perişan haldeydi.
Derse girdiğinde halini gören mahkumlar ona acıdılar. Biri dayanamayıp sordu: ‘’Devlet sana ne kadar para veriyor?’’ ‘’Bütün bunlar aldığın paraya değer mi? demek istiyorlardı.
Öğretim üyesi şu cevabı verdi: ‘’Ben işe senede 16 bin $’la başladım. İki çocuğum var, okuyorlar. Arabam var. Mutlu bir ailem var. Bunlardan çok daha önemlisi, genç insanlara ders veriyorum. Onların daha bilgili, mutlu, güçlü olmaları için gayret ediyorum. Benim bir inancım var: ‘’İnsanların faydalısı, insanlara faydalı olandır.’’ Mesleğimi seviyorum, bana düşündüğüm gibi faydalı olma imkanı veriyor. Bu düşüncem için yaptıklarım hayatımı dolduruyor. Ben yalnız mutlu değilim, sevinçliyken de! Her şey paraya bağlı değildir. Hem kendimi gençler arasında devamlı genç hissediyorum. Ben daha ne isterim?’’
Zenci öğrencilerden biri bir dersi sevmediği ve başarılı olamadığı için okumak istemiyordu. Öğretim üyesinin bu sözlerinden sonra canlandı, düşünmeye başladı, devam etmeye karar verdi. Kararını öğretim üyesine açıkladı: ‘’Benim için 16 bin $ hiç bir şeydi. Biz onu bazen bir vurgunda alıyor ve dilediğimiz gibi harcıyorduk. Her türlü suçu işledim sayılır. İnsanların paralarını gasp etmeyi de bir hak gibi görüyordum. Muhtemelen hapishaneden çıktıktan sonra hayatımı aynı şekilde sürdürecektim. Ama sizin haliniz ve sözleriniz beni çok etkiledi.
Kendi kendime dedim: ‘’Bak, 16 bin $’a çalışıyor, hayatından memnun. Her zorluğa katlanarak insanlara iyi şeyler vermeye çalışıyor. Bundan mutlu oluyor. Ben bu kadar ne yaptım? Demek az bir parayla ama insanlara faydalı olarak da mutlu olunabiliyormuş. Bu düşünceyle devam etmeye karar verdim.
‘’Zenci mahkum hapishaneden çıktıktan sonra okulunu bitirdi ve yönetici yardımcılığa benzer bir iş için kendisine teklif edilen 20 bin $’a ‘’Hayır!’’ dedi: ‘’16 bin $’la başlamak istiyorum!’’
Eski öğrencisi, şimdi rektör olan Prof.Dr.Ergun Yener’e gönderdiği düğün davetiyesinin arkasına şu cümleyi yazdı: ‘’Size benzemeye çalışıyorum!’’
Dünya her sabah kendi dünyalarını yeniden kuranlar tarafından yeniden kurulur. Bütün yenilenmelerin işçisi onlardır. Ve iyi bir örnek, iyi bir model. Hiçbir sağlam temel yoktur ki, harcında bunlardan biraz olmasın.
Uzun aralıklarla yanıp sönen, bazen haftalarca ışık vermeyen bir deniz fenerinin, yolunu şaşırmış gemiye faydası olmaz. Deniz feneri hep ışık vermelidir. Öğretim üyesi zenci mahkumu hayatına katabilmiştir. Çünkü kendi hayatına inancı güçlüdür.
Alıntı: Recep Şükrü Apuhan
Posted by: umutdiyari on: Haziran 23, 2011
Sanırım bir kişinin Sezen Aksu’nun Müzik işinde üstadlardan birisi olduğunu anlaması, onun şarkılarını bir kaç kez dinlemesi yeterlidir, şarkılarının sözleri ve tınısı onu çok rahat ortaya koyuyor burda sezen var diyor gizlice….
Yeni şarkılarından bir kaç tanesini paylaşmak istiyorum yine eskimeyecek çok hoş şarkılar ortaya koymuş keyifle dinlemeniz dileğiyle…
Yeni Çıkardığı Albümde
Sezen Aksu – Öptüm – Bakarsın umduğumdan iyi geçer yaz.. (2011)
01. Unuttun mu Beni?
02. “Arkadaş” Şarkısını Duyunca
03. Ballı
04. Vay
05. Ayar
06. Sayım
07. Acıtmışım Canını Sevdikçe
08. Kaçırıcam Seni…
09. Aşka Şükredelim
10. Ah Felek Yordun Beni
şarkıları bulunmakta bir kaç örnek …
Unuttun mu Beni?
Kaçırıcam Seni…
Posted by: umutdiyari on: Haziran 5, 2011
” Toplantıya gideceğim.Baktım geç kalma ihtimalim var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor ben dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara’da Bakanlıklar.Diyelim ki. taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya,taksici üstünü arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne olacak.Şoför,para üstü varmı diye aranmaya başladı.
“Üstü kalsın kardeşim”dedim.
Döndü bana doğru
“Vaktin varmı ağabey ?” dedi.
“Evet” dedim (tek ayağım hala dışarda)
Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde bir büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı.Belli ki para bozdurmuş.
“Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50 krş.benden?”
-Ne alacağım ağabey 50 krş.u
-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın demiştim.
Döndü bana,attı kolunu arkaya :
-Vaktin varmı ağabey
-Var
-Çek kapıyı o zaman
Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.
5 dk.konuştuk.İngiltere’de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.
Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize”Durun kalkmayın” derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.
“Aha” dedim,”Bizim meslek”,seminerci.
- Ne anlatırdı baban
- Hayattta nasıl başarılı olunur ?
O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.
-Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun,evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken ,biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin.O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeiş var,onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor,ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?
-Ne bıraktı ?
-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın…”falan filan. Ağabey aradan 15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.
Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
“Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var Allah’a şükür.
Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :
-Dur ağabey,asıl bomba şimdi.
-Nedir bomban ?
-Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.
Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.
(A.Şerif İzgören kitabından)
Posted by: umutdiyari on: Mayıs 24, 2011
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı… Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu. ‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ’sadece yoruldum.’ Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda Sordu:
‘Seni caydırmak için ne yapabilirim?‘ Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.’ ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak. Bunu benim için yapar mısın?’ Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ‘Sevgilim’ diye başlıyordu, ‘O çiçeği senin için koparmazdım’ Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’
‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’
‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’
‘Sâdık arkadaşının her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’
‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikây eler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’
Aşk;
‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’
‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’ Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçe ği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim..
Bu Gerçek Aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz… Ama hep oralarda bir yerdedir.
Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
Hayat tam da böyle bir şeydir.
Hazırlayan: www.hikayearsivi.net – A.Kerim Melleş
Posted by: umutdiyari on: Mayıs 16, 2011
New York’ta yasayan bir öğretmen, lise son sınıfındaki öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onları bir biçimde onurlandırmaya karar verir… Ve öğretmen bir gün, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır. Kaldırdığı her öğrenciye öncelikle kendisinin (sınıf ve öğretmeni için) ne kadar özel olduğunu belirtir. Sonra her birinin yakasına, üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele takar… Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verir.
Bu projeye göre; her öğrencisine üçer tane daha mavi kurdele verir ve onlardan bu töreni yaşadıkları çevrede devam ettirmelerini ister. Öğrenciler daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.
Öğrencilerden biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan ve ailece tanıdıkları, bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından yöneticiye iki tane daha kurdele vermiş ve;
“Bu mavi kurdele bizim sınıf projemiz. Sizden de onurlandırmanız için birini bulmanızı rica ediyorum. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etmiş…
Mavi kurdeleleri alan yönetici aynı gün, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verir…
Patronun odasına girer ve ona: “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü kendisini takdir edip örnek aldığını” söyler… Ve bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sorar. Şaşkına dönen patronu; “Tabii ki…” şeklinde cevap verir. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirir… Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız, siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz? Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu onurlandırma töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” diye ekler.
Patron o akşam evine geldiğinde on dört yaşındaki oğlunu yanına çağırır ve oğluna: “Bugün inanılmaz bir şey oldu… Ofisteydim, üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için…” göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bana ayrıca bir kurdele daha verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi… Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben de “seni” onurlandırmak istiyorum. Çünkü günlerim aşırı yorucu geçiyor ve eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu akşam buraya oturup, sana benim için “ne kadar farklı ve özel” olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun… “Seni çok seviyorum…” der ve o mavi kurdeleyi oğlunun yakasına takar…
Şaşkına dönen çocuk birden ağlamaya başlamıştır. Bütün vücudu titrerken başını kaldırır, gözleri yaş içinde olarak babasına bakar ve güçlükle: “Biliyor musun, ben yarın intihar edecektim baba…” der… “Çünkü ben senin beni hiç sevmediğini, beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama şimdi ise her şey çok farklı… Ben de seni çok seviyorum. Ve baba, şu an sen oğlunun hayatını kurtardın…”
” Sevgiyi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu hiç unutmamalı… Ve o “Mavi Kurdeleleri” ceplerimizden, kalbimizden ve beynimizden hiç eksik etmemeliyiz”…
Posted by: umutdiyari on: Mayıs 11, 2011
Mustafa filminde göremediğimiz, ama filimde geniş yer tutan içki sofrasının yerine yeni nesillerin bilmesi gereken bir hikâyeyi paylaşıyorum. Dr. A.Girgin
İki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ın anısı
- “İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:
- “Avrupa’ya talebe yollanacaktır. ” Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe… Lüks gibi gelen bir şey… Ama bir sansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazmış.
- Vakit geldi, Sirkeci Garındayım; ama kafam çok karışık.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzi ismimi çağırdı.
- “Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
- “Benim” dedim.
- Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:
- “Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”
- İmza
Mustafa Kemal
- Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.” “Düşünün 1923′te o kadar isinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”
- Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum.
- Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”
Yukarıdaki satırları okuduktan sonra aklıma gelen, kendimiz için bir kıvılcım olma görevini kendimize yükleyecek ve ateş olma kararını verecek miyiz sorusuna vereceğimiz cevap. Kendimiz için neler yapacağımız bizim kişisel bağımsızlığımız için gereklidir. Kişisel bağımsızlığımızı ilan etmeden karşılıklı bağlılığımızın bir önemi olmaz. Kişisel olarak bağımsız olmak bizim ülkümüz ve hedefimiz olmalıdır. Özgürlük kelimesinin anlamını o zaman tam olarak anlarız.
Özgürlük kelimesini anladıktan sonra bağlılık kelimesini de anlamamız gerekir. Gücümüzün yetmediği yerlerde olacaktır. Kişisel özgürlüklerimizi isteğimizle ve kendi elimizle başkalarıyla birleşerek bir bağlılık yaratma yolunda kullanabilmek. Böylece birlikten kuvvet doğurmuş oluruz. Buna sinerji de diyoruz. Ülkeler bu sinerjileri kullanırlar. Ülkemizi bir ulus haline dönüştüren şey bir ülkü, bir hedef uğruna ortaya koyduğumuz ve uğruna her türlü zorlukla başa çıkmayı göze aldığımız ideallerdir. Liderler kendi içlerindeki ateşi ortaya çıkarmaktan daha önemli şeyler yapmışlardır. Başkalarının içindeki ateşleri, cevherleri ortaya çıkarmalarına yardımcı olmuşlardır.
Sizler bu satırlardan sonra kendinize bir soru sormalısınız. Ben hangi örnekten etkileniyorum. Benim örnek aldığım lider kim? Kimi takip edecek ve daha sonra ondan aldığım bayrağı daha ileriye götürmek için mücadele edeceğim? Kendi özgürlüğüm (maddi ve manevi) sonrasında veya sırasında kimlerle karşılıklı olarak bağlı olacağım? Kişisel ilişki ağımda kimler bulunacak? Yemek yerken kimlerle aynı sofrada oturacağım? Sinemaya giderken kimlerle birlikte olacağım? Beni ve dostlarımı zaman nereye götürecek? Hangi yelkenlideyim ve bana hangi rüzgar yardım edecek? Hedefim ne? Kararlılığım ne? Ne konuda kesinkes kararlıyım ve asla vazgeçmeden yoluma devam edeceğim?
İsteklerimize ulaşmamız için önümüze her zaman fırsatlar çıkacaktır. Biz isteklerimizi biliyorsak eğer. İsteklerimizin gerçekleşeceği ile ilgili inancımızda tam olmalıdır.
Ahmet Cezmi Göbüt
Uzman Eğitimci ve Danışman
Posted by: umutdiyari on: Nisan 16, 2011
Genç kız evliliğinin üçüncü ayında annesine geldi. Sevdiği adamla evlenmişti, sevildiğini de biliyordu. Ancak bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
Ana kız herkesin terk ettiği sahilde günbatımını seyrettiler. Anne uzun bir süre sessiz kaldı. Çocuklarına yapabileceği en güzel iyiliğin, onları dinlemek olduğunu biliyordu.Şimdi de dinledi. Genç kızda dinlenildiğinin farkındaydı.
Akşamın çöküşüyle sakinleşen sular, karanlığı yavaş yavaş yudumlarken ‘bak ‘ dedi anne nihayet. Kızının maraklı bakışları arasında henüz sıcaklığını kaybetmemiş bir avuç kumu avuçladı. “Siz severek evlendiniz. Elinizde olanın hepsi bu:Aşk. Kum taneleri kadar çok ve şimdilik sıcak.”
Genç kız başıyla onayladı: Evet, çok ve henüz sıcak.
Anne devam etti: “Evlenerek aşkınızı avuçladınız, avuçlarınızda kalsın istediniz, hem çok, hem sıcak kalsın arzu ettiniz.” Bu sırada avuçlarını hafifçe açıp kumları gösterdi. “Şimdilik avuçlarımda ve tutabiliyorum onları.” Sonra parmaklarını sıkıca birbirine kapatıp avucundaki kumları sıkıştırmaya başladı. Kum taneleri parmaklarının arasından dökülmeye başladı. “Şimdi, aşkla kum tanesi arasında bir benzerlik daha ortaya çıktı” dedi kızının yüzüne bakarak. ” Aşkı hep aranızda tutmak istiyorsanız, hep sıcak kalsın ve eksilmesin istiyorsanız, birbirinizin kişiliğini yok edecek biçimde eşine benzemeye yada eşini kendine benzetmeye kalkma. Bırakın aşkı tutan kişilikleriniz olduğu gibi kalsın. Parmaklar arasındaki mesafe gibi, kişilikler arasındaki mesafe de azaldıkça, aşk parmaklarınızın arasından kum taneleri gibi dökülüverir. Aşkınız iki ayrı kişi olduğunuz sürece çoğalır ve sıcak kalır. Birinizin diğeri adına kimliğini yitirirse, aşk da sütünlarını kaybetmiş bir kubbe gibi çöker. Unutma, iki sütun birbirinin yanında, ancak birbirinden bağımsız oldukları sürece işe yararlar. Ağaçlar da öyledir…Yanyana olsalar da biri diğerine gölge etmez…”
Annesi son olarak avucunda kalan kumu gösterdi. Yumruğunu sıktıkça dökülen kumlardan geriye sadece bir tutamcık kalmıştı. ” Bu bize yetmez” dedi kız. “Yetmez”…Kalbinde taze bir heyecanla kızıllaşmış olan ufukta gözlerini gezdirdi. Yeniden umutlandı. Elini olabildiğince açıp alabildiğince kumla doldurdu avucunu. Yürüdü.
Posted by: umutdiyari on: Nisan 14, 2011
Bugunlerde sanırsam algıda seçicilikden olsa gerek çoğu yerde birilerinin yada bazen kendimizin bile bir kaç küçük olay yaşadık diye o olayla ilgili tüm sonuçları onların benzerlerini aynı kefeye koyup çıkarıyoruz sanırsam bu ya olay hakkında çok fazla düşünmek istemediğimizden yada bir günah keçisi bulup olaydan kendimizi suçsuz birşekilde kurtarmak için düşündüğümüz otopilot mekanızması ama ne olursa olsun bana göre yanlış bir düşünce tarzı çünkü özellikle insan olarak düşünürsek her bir insan yaşadığı ortamlardan tutunda bulunduğu ortamlara kadar tamamen farklı durumlardan oluşmaktadır ve insan yaptıgı çogu şeyin başını sonradan ağrıtmasının sanırsam yegane bir sebebi sonralama alışkanlıgı yada Ana göre yaşamaktan kaynaklanıyor gerek bu yaptıgımız seçimler gerekse iş yaşamımız da detayları sonra incelerim tarzı düşünceler bir süre sonra işin önemli kısımlarına da yansıyabilyor bir gün baktığımız da fark ediyoruz ki başımıza geln problem fark etmesek te en başdan belli bir durumun sonucudan kaynaklanıyor…
neşelliiii